v   SINAV ODASI
  v   Edebî Sohbet
  v   Gezerken Dinle

Bölümler
Genel
    Ana Sayfa
    Haberler
    Fikir Meydanı
    Ziyaretçi Defteri
    Bağlantılar
    İlânlar
    Üyeler
    Basında Biz
    Kullanma Kılavuzu

Edebiyat
    Türk Edebiyatı
    Divan Edebiyatı
    Türk Halk Edebiyatı
    Türk Destanları
    Yazarlar - Şâirler
    Roman Özetleri
    Şiirler
    Edebiyat Akımları
    Edebî Türler
    Şiir Türleri
    Edebî Bilgiler
    Edebiyat Terimleri
    Atasözleri Sözlüğü
    Deyimler Sözlüğü
    Türkülerin Hikâyeleri
    Anlatım Türleri

Türk Dili
    Türk Dil Bilgisi
    Bütün Konular
    Türkçesi Varken
    Merak Ettikleriniz
    Kullandığımız Alfabeler

Genç Kalemler
    Şiirleriniz
    Yazılarınız

Önerdikleriniz
    Önerdiğiniz Yazılar
    Önerdiğiniz Şiirler

Dosyalar
    Sunular
    E-Kitaplar
    Sözlükler
    Yıllık Plânlar
    Soru Bankası
    Çeşitli Çalışmalar

Eğlence
    Edebî Sohbet
    Oyunlar
    Video
 
Erişim Bilgileri
Üyeler
Son üyemiz : archofamarth
Bugün : 0
Dün : 0
Kayıtlı üye : 6104

Kimler Bağlı?
 Bağlı üye yok.
Sitede Bulunanlar
Üye : 0
Misafir : 3
Toplam : 3
En Çok : 80 kişi 27.05.2016
IP Nu. : 54.224.149.159
Site Sayacı
Bugün Giriş : 6
Bugün Ziyaret : 6
Bugün Toplamı : 12
----------------
 
Edebî İlkler
 
Sodom ve Gomore (Y. Kadri Karaosmanoğlu)
  Yazılar || Roman Özetleri
   Sodom ve Gomore (Y. Kadri Karaosmanoğlu)

"Sodom ve Gomore", Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun toplumsal olaylarla bireysel yaşantıları aynı güçte ve atbaşı götürebilme, her ikisini aynı örgüde kullanabilme özelliğini en vurgulu biçimde ortaya koyan yapıtlardandır.

 

Sodom ve Gomore, mütareke yıllarının mütareke yıllarının İstanbul’unu anlatan bir romandır. "Batı hayranlığı ile yanıp tutuşurken özlemini çektikleri topluma dahil olabilmek için gerekli koşullardan nedenli uzak olduklarının farkına varamayanların sonu hüsrandır" ana fikir etrafında kurgulanmıştır. Ele alınan kişiler, belli bir çevrenin kişileridir. İngiliz ve Fransız subayları, Levantenleri, işgalcilerle içli dışlı olmuş Türk aileleri… kısacası Yakup Kadri, işgalcilerle işbirlikçilerini anlatır Sodom ve Gomore’de. Böyle bir sınırlama ise İstanbul’un bütünüyle yansıtıldığı anlamına gelmez şüphesiz.

 

Bu sınırlama Roma’nın bakış açısından kaynaklanmaktadır. Yakup Kadri temeldeki çöküşü, çözülüşü saptamakta, ama sonuna ahlaki bir düzeyde yaklaşmaktadır. Başka deyişle, değişme duygusunun saptanması ama bütün boyutlarıyla değerlendirilemeyişi, sonuçlara takılan romancıyı,  bu sonuçların somut görünümler kazandığı en uç örnekleri anlatmaya itmektedir.  

 

Yakup Kadri'nin daha romanın adından başlayarak sorunu ahlaki boyutlarda koyduğu görülür. Bununla yetinmez romancı. İkinci bas­kıya eklediği öndeyişte, «Sodom ve Gomore, Tevrat'tan aldığımız bil­giye göre, Lût ve İbrahim devrinde, Filistin diyarının türlü ahlâk bozukluklarıyla Tanrının gazabına uğramış iki büyük şehridir.(...) İstan­bul düşman işgali altında iken romanın yazarına böyle görünmüştü.» sözleriyle Sodom ve Gomore adını seçmesinin nedenini açıklamayı ge­rekli bulur. Bu benzerlik, romanın her bölümünün başına, kutsal ki-tap'.ardan seçilmiş bölümler konularak pekiştirilir. Bu sözler, bir ba­kıma ilgili oldukları bölümün özeti gibidirler. Romancının bildirisi da bu sözlerle somutlaşır.

 

Romanın kişileri, yukarda da belirtildiği gibi, işgalci İngiliz, Fran­sız subaylarıyla bunların ilişki kurdukları çevrelerden seçilmiştir. Mil­liyetleri ne olursa olsun, erkekler de kadınlar da bedensel tutkularının, esiri bayağı yaratıklardır. Ya da Yakup Kadri'nin sözcükleriyle söylersek behimî, hayvani, şehevî. Gerald Jackson Read aşk delisi kadın­lardan baş alamayan bir züppe, Marlow bir eşcinsel, Will «süfli» zevk­leri olan bir sapkındır. Kadınlar da öyle. Bu saptama, romana konu edinilen ilişkilerin niteliğini de açıklar. Romanın ana ekseni, anılan çevrenin sürdürdüğü Sodom ve Gomore'dekine benzer yaşama biçi­midir. Başka deyişle cinselliğin, işgalcilerle bütünleşerek aşağılık biçimde, hayvanca yaşanması.

 

Ahlaksızlığın boyutlarını sergilemek için özellikle doyumsuz, cin­sel tutkulu, kahredici kadın tipleri seçer Yakup Kadri. Hiç birinin bi­reysel yaşamı yoktur. Daha doğrusu romanda onları salt cinsellikleriyle buluruz. Ya sevişirken, ya herhangi bir yabancı subayın koynuna girmeye çalışırken ya da çılgınca eğlenirken. Bütün bu kadınlar işgale uğramış bir ülkenin kadınlarıdır. Kendi ulusuna, kendi toplumuna ya­bancılaşmıştır hepsi. Kocaları ya da babaları Batılılarla iş çevirmekte, onların çıkarlarına çalışmaktadır. İşgalcilere yakın olmak, onların des­teğiyle köşeyi dönmektir amaçlan. Silik tiplerdir hepsi. Gölge gibidir­ler romanda. İstanbul'u saran pislik, iğrençlik bu çevreden yayılmak­tadır. Her biri ahlaksızlığın değişik yönlerini simgeleyen tipler yabancılaşmışlığın,  bencilliğin,  kokuşmuşluğun  da  örnekleridir.

 

         Romanın  ikinci  ekseni  Necdet'te  Leyla   arasındaki  aşktır.  Kimdir Necdet? Hangi İşle uğraşır? Açık seçik belirtilmez bu. Leyla'nın nişan­lısıdır, ikisinin akraba olduğunu, Necdet'in İngiliz düşmanlığını da öğ­reniriz daha  ilk  bölümlerde.  Başka  açıklama  yoktur,  İngiliz  düşman­lığının   ise  ulusal   bilinçten   değil,  Almanya'da   öğrenim   görmesinden, Heine   hayranı   olmasından   kaynaklandığı   özellikle   belirtilir.   Köksüz, ,korkak, yabancılaşmış, duygularının  tutsağı  bir aydın  tipidir  Necdet. Leyla ise Düyun-ı  Umumiye  memurlarından  Sami  Bey'in  kızıdır. Olaylar   Necdet'i romanda anlatılan çevreden gittikçe koparırken, Leyla'yı  iyice batağa sürükler.

 

Yakup Kadri'nin, kişilerindeki bu biri olumlu, öteki olumsuz geliş­meyi de ahlaki açıdan ele aldığı görülür. Çevresindeki ahlaki düşkün­lükten İğrenir Necdet. Kötü ben, yerini İyi ben'e bırakır. Romanda kö­tünün iyiye .doğru dönüşme süreci, Anadolu'daki kurtuluş hareketinin gelişimiyle koşuttur. Leyla'daki gelişim bunun tersidir. Batağa sap­landığı gibi kurtuluşu da Batı'da arar Leyla. İşgalcilerin güçlerini yi­tirmelerini, birtakım kalpaklı adamların İstanbul'u salmalarını bir tür­lü kavrayamaz. Kötü bir düştür sanki bu. Bir karabasandır Leyla'ya göre. Babası gibi o da İngiliz erin bu gidişe dur diyecekleri inancın­dadır. Bunun gerçekleşmeyeceğini anlayınca da yapabileceği tek şeyi yapar: Bütün dişiliğini kullanarak sunar kendini Necdet'e. Ama Necdet eski Necdet değildir artık.

 

Ne var ki Necdet'i değiştiren ve ateşli bir millici yapan bilinçlilik değil, Leyla'nın kendisini küçük düşürmüş olmasıdır. Evlenmeyi sav­saklaması Leyla'nın onu terk etmesiyle sonuçlanınca ne yapacağını şaşırır Necdet. Sevgilisinin ondan öç alırcasına bayağı bir fahişe gibi davranması. Leyla tutkusundan kurtulamayışı acı çektirir Necdet'e. Sakarya savaşına katılarak, «başın; düşman kurşunlarına uzatmayı» da bu sırada düşünür. Kurtuluşu ise çamurun, kokuşmanın silinip süpürülmesi olarak görür. Nitekim savaş kazanılıp işgalin son günleri yaklaşırken, düşmanla işbirlikçilerinin çektiği korkudan «en çok zevk duyan» odur. «Zira bu genç adam, yalnız memlekete ait umumi kinle­rin hıncını değil, doğrudan doğruya kendi şahsi acılarının da intika­mını»  almaktadır.

 

Böylece sorunu ahlaki boyutlarda kavrayış, romancının Kurtuluş Savaşı'nı bir bağımsızlık hareketi olarak sergilemesini engeller. Özellikle son  bölümlerde  söze  karışıp  bu  yolda  düşünceler  öne  sürmesi bakış açısına yeni bir şey katmaz. Yorumuna da. Sorunsal başka plana baydırılmış, roman buna  uygun olarak kurulmuştur.

 

Ayrıca aynasını döneminin Şişli, Nişantaşı sosyetesine tutan, bar­larda, gazinolarda, Beyoğlu'nun levanten çevrelerinde dolaştıran Yakup Kadri, kuşkusuz tanığı olduğu ahlak düşkünlüğünü anlatırken, bü­tün bir İstanbul'u lanetlemek, dar bir çevreyi İstanbul'la özdeşlemek yanlışına da düşmüştür.

 

Belki anlattıkları gerçeğin küçük bir parçasıdır. Daha İğrenç günler yaşanmıştır İstanbul'da. Kurtuluş Savaşı'nı eleştirip millicileri eşkıyalıkla suçlayan satılık kalemler çıkmış, düşman hesabına çalışan muhbirler türemiştir. Doğru olabilir bunlar. Ama bu doğrular sorunun özünü değiştirmez. Yani ahlaki çöküntünün toplum yapısındaki çeliş­kilerin ürünü olduğu gerçeğini. Buradan yola çıkılarak, Sodom ve Gomore'nin her koşulda değişik biçimlerde, değişik adlar altında var olabileceğini söylemek de yanlış olmaz. Bu ise gerçekliğin bütünü de­lmek değildir. Tıpkı romanda sergilenen tiplerin İstanbul'un bütününü simgeleyemeyecekleri gibi.

 

Yine de, ana sorunsalın yanlış konulmasına karşın, okunması gerekli bir romandır Sodom ve Gomore. Salt çöken bir İmparatorluğun Kurtuluş Savaşı'na karşı bireylerinin yozlaşmışlığını sergilediği. Batı hayranlığının yarattığı asalak tiplerin toplumlarından kopuşunu ser­gilediği için değil, bağımlılığın yol açtığı her türlü değer yitiminin insani olanı yok edişini de örneklediği için.

 

Şahıslar Dünyası

 

Romanda geçen kişiler başta Sami Bey ve ailesi, kızları Leyla, dayısı oğlu ve nişanlısı Necdet, Leyla ile ilişkileri Necdet’i huylandıracak ölçüyü bulan, İngiliz subaylarından Captain Gerald Jackson Read, onun arkadaşı Captain Marlow,  “ yeni doğmuş bir domuz yavrusu gibi pembe ve şişman vücudu “ ile Major Will, Atıf Bey ve karısı Azize Hanım, Madam Jimson ve kocası, Orhan Bey, homoseksüel Fanny Moore ve sevgilisi Nermin. Romanın sayfalarına geçit yapan başlıca kişiler bunlardır.

 

Roman kahramanlarını iki grupta inceleyebiliriz. Birinci grup Sami Bey ve ailesi, kızı Leyla ve Leyla’nın dayısının oğlu, aynı zamanda nişanlısı olan Necdet’tir. İkinci grup ise bu ama kahramanların çevresi, dostları, akrabaları, Mütareke döneminin yerli ve yabancı subaylarıdır.

 

Şahıslar Dünyası

NECDET: Düşünce hayatı bakımından olumlu olduğu halde, eylem yönünden bütünüyle pısırık bir aydın topluluğunu temsil eder. tutarsız ve çelişik bir durumda karşımıza çıkmaktadır.

 

Tahsilinin bir kısmını Fransa’da bir kısmını Almanya’da yapmış olması edebiyatta en çok Heine’in etkisinde kalması Necdet’e fikri ve estetik bir İngiliz düşmanlığı aşılamıştır. Romanın başlarında korkunç bir İngiliz düşmanı olarak tanıtılır. İngiliz olan her şeyden nefret etmektedir.  “ bir İngiliz’e uzaktan selam vermek, bir İngiliz’e ahbaplık etmek, bir İngiliz’in bulunduğu topluluğa girmek, hatta tramvay ve vapur gibi umumi yerlerde bir İngiliz’in yanına oturmak bile bu genç adam için dayanılmaz bir azap olurdu. “ İşte bu nitelikteki kişinin kokmuş ve çamura batmış çevreden uzaklaşarak Kurtuluş Savaşı’nı yapanların saflarına katılması, Anadolu’ya geçmesi beklenirken, bu umudu boşa çıkarıyor. Yakındığı, nefret ettiği, tiksindiği bir çevrede ve oradaki insanlar arasında kalıp gününü gün etmeye bakıyor..

.

Necdet’in durumundaki çelişmeyi, Leyla’ya olan tutkunluğuna bağlayabiliriz. Leyla kendisini ne denli küçük düşürmek isterse istesin, gözünün önünde İngiliz subayı ile flört yaparsa yapsın, bunları hoş karşılamasa bile hepsine katlanıyordu.  “ çünkü başka türlü yapmasına imkan yoktu. Leyla onda içgüdüsel düşkünlük olmuştu, Leyla ihtiyacı, Leyla ihtirası onun derisi içinde uluyan bir hayvandı. Ne akıl ne anlayış, ne de irade bu hayvanı tutmaya yatıştırmaya güçlü değildi. “

 

Ama aynı Necdet, kurtarıcı kuvvetler,  “ yağsız benizli ve çocuk bakışlı askerlerimiz ilk adımlarını Dolmabahçe Rıhtımı’nın taşlarına basar basmaz “ birden değişiveriyor; içine kapanıp, her şeye boyun eğen suskun kişiden iz kalmıyor.

 

Romancımız, ulusal kuvvetlerimizin İstanbul’a girişinden sonra Necdet’te görülen bu değişmenin yadırgatıcılığını fark ederek, ortadaki çelişmeyi bir başka  “gerekçe “ ile açıklamak zorunluluğunu duyuyor. Ona bakılırsa, Necdet’in böyle kişilik değiştirmesi olağan sayılmalıdır.  “ Zira, bu genç adam, yalnız memleket, yalnız memlekete ait umumi kinlerin hıncını değil, doğrudan doğruya kendi şahsi acılarının da öcünü alıyordu. “

 

1. Grup Şahıslar: Sami Bey ve ailesi, kızları aynı zamanda Necdet’in nişanlısı olan Leyla.

LEYLA: Necdet’in halasının kızıdır. Ulusal duygudan yoksun, olasıya saygısızlaşmış, içgüdülerini tutsağı bir kızdır. Necdet’in nişanlısıdır. Necdet’ten çok daha parıltılı bir kişidir. Necdet ile oldukça yakın akraba oldukları halde, romanın ahlaki haritasında karşıt yönleri temsil ederler. Leyla, İstanbul’u işgal altında tutan yabancılara satılmış olan Türk kesiminin bir simgesidir. Batı kültürü ile, Türkçe’ye karıştırdığı İngilizce laflarla modern değerleri ve bir İngiliz yüzbaşısıyla flörtüyle küçümsenecek aşağılık birisidir. Ama güzeldir Leyla.

 

Leyla, ne tarihini biliyor ne geriliğimizin farkında ne de batı hakkında belirgin bir düşünce taşıyor. O’nun gözünde İngiltere nasıl tanıdığı 5-10 İngiliz’den ibaretse, Türkiye’nin sınırları da kendi yaşadığı muhitin çemberinden daha geniş değildi.

 

SAMİ BEY: Leyla’nın babasıdır. Düyun-i Umumiye’nin eski yüksek memurlarından bir ‘alafranga emekli tipi’ dir.  “Sami Bey Tanzimat devrini meydana attığı o biçim alafranga Türklerindendir ki, Türk’ten başka her milletin gücüne inanırlar ve Türkiye’ye ait meselelerin mutlaka başkaları tarafından halledilebileceği fikrindedir. “ böyle bir babanın kızı elbet kendine benzeyecekti. Sami Bey, hiç değil, batının üstünlüğünün farkında idi. Kızı Leyla ne tarihimizi biliyor ne geleneğimizin farkına ne de batı hakkında belirgin bir düşünce taşıyor. Kızı Leyla’nın modern ve levanten çevrelerle sıkı ilişkileri Sami Bey’i tedirgin ediyordu.

Sami Beyi Beyoğlu muhitinde geniş münasebetler sahipti. Bu münasebetleri sayesinde de Captain Gerald Jackson Read ile tanışmıştı.

 

2. Grup Şahıslar: Necdet’in çevresindeki kişiler Sami Bey ve ailesini çevresi, dostları akrabaları ile yerli yabancı subaylar.

 

CAPTAİN GERALD JACKSON READ: bir İngiliz subayıdır. İstanbul’a geldiği günden beri bir an flörtsüz kaldığı, bir an kadınlardan boşaldığı gün yoktu. Captain,  aşk ve sevda oyunlarından artık doymuştur. Bunlar yüzünden hükümetin kendisine emanet ettiği, mühim işleri bile görmeye vakti kalmıyordu. ‘ gerçi Captain Gerald Jackson Read’in bu kadınlara kendisinden bir şey verdiği yoktu. Ancak içinde bulunduğu durum onu yoruyor, sarsıyor, sinir sistemine tuhaf bir gerginlik veriyordu. ’

 

Pek kıt Fransızcası olan Captain Sami Bey’in kızı Leyla ile de flört etmektedir.

 

Jackson ailesi ki, İngiliz geleneklerinin en bağlı, en mutaassıp mensuplarından biridir. Atalarının meziyet ve faziletleri kraliçe Elizabeth devrini menkıbeleri arasında karışmış, bu ailenin içinden hiçbir ferdin yabancı ırktan ve yabancı mezhepten her hangi bir kimse ile cinsi münasebete giriştiği şimdiye kadar hiç işitilmemiştir.

 

Captain Marlow: Captain G.J. Read’in çocukluk, mektep, üniversite ve kışla arkadaşıdır.senelerden beri kâh talih, kâh kendi arzu ve iradeleri, onların bu arada, bir yerde hatta çoğu zaman bir vazifede kalmasını sağlamıştır. Her ikisi içinde günün birinde İstanbul’u gidip görmek ta mektep sıralarından eski bir emeldi. Hatta Captain Marlow bu emelinin mutlaka gerçekleşmesi ümidiyle Oxford’da Şark Diller’i şubesinde 3-4 sene Türkçe dersi almıştı. İstanbul’da siyasi cereyanların yürütülmesi ve idaresini, kabine değişikliklerini payı tahtla Anadolu arasında gizli haber alma işlerini İngiliz elçiliği baş tercümanı ile beraber hep o düzenliyor, o çeviriyordu.

 

Captain Marlow’un hiç anlamadığı şeylerden biri, bir genç kızla flört etmektir. Bunu pek çocukça, pek yavan, pek manasız bir hareket buluyordu.

 

Major Will:    “ Bütün manasıyla bir pişkin hovarda idi. “. İstanbul’da ne yaptığını ve ne olduğunu bilen yoktu. Fakat bu şehrin her hangi bir alemine girilse, orada mutlaka kendisine rastlanır.

 

Major Will’i bütün o kaba saba görünüşüne o hayvani ve süfli zevklerine rağmen Captain G.J. Read’e tercih eden kadınlar pek çoktu. Major Will Captain G.J. Read gibi zorba ve kıskanç değildi. Ancak her güzelin bir kusuru vardır; bunu kusuru da sözde irtibat zabiti adı altında daima kendisiyle dolaşmakta olan bir züppe ve sünepe paşazade olan Orhan Bey idi.

 

Atıf Bey: otuz iki otuz üç yaşlarında olmasına rağmen ancak yirmi beş yirmi altı yaşlarında görünen yakışıklı bir adamdır.

 

Azize Hanım’ın eşi olan Atıf Bey ile George Marlow arasında sapıklığın bayağılığın sergilendiği ahlak dışı bir ilişki vardır.

 

Azize Hanım:  “ Bu kameri mahluk erguvan renkli robu ile gün batarken bir cama aksetmiş bir ışık gibi göz alıcı ve sessizdi. “ evliliğinden mutlu olmayan, geçmişinde kocası Atıf Bey’in çok şeyine tahammül etmesine rağmen artık bundan bunalan bir kadındır. Adeta Azize Hanım bu hayat tarzından bıkmaya başlamış, adeta kendi bir tarafta kendi bir tarafta keyiflerine bakmaktadırlar. Büyük bir aşk arayışı içindedir.

 

Madam Jimson: Beyoğlu salonlarında güzelliği ile en çok şöhreti bulan levantindir. Captain G.J. Read’in İstanbul’daki ilk göz ağrısıdır.  “Bu, koyu ela gözlü, levent bir kadındır. Küstah iri, beyaz ve sıcak dişlerini göstermek için devamlı güler. Ve bu gülüşüne kuvvetli cinsiyetinin bütün ifade gücünü koyardı. “

Madam Jimson kaç zamandır yüreğinde Jackson Read tarafından bırakılmış olmanın açlığını adeta bir çeşit utançla yaşamaktaydı. Herkesin kendisine acıyış ve hoşgörüyle baktığını hissediyor ve bu azaptan kurtulmak için her çareye başvuruyordu.

 

Mösyö Jimson: Madam Jimson’un eğlence çevresinden, ahbaplarından çok uzak yaşamaktadır. Madam, Mösyö Jimson’suz eğlencelere alışkındır.

Jimson ailesinin evinde verilen davet günü, zavallı Mösyö Jimson ‘üremi’ ile karışık bir beyin kanaması ile kendinden geçmiştir. Cansız bir halde yatıyordu. Aynı gece Mösyö ölmüştü ancak hala eğlence devam etmekteydi.

 

Orhan Bey: Cihan Harbi’nde bir müddet yedek subaylık etti. Hala Türk Zabiti üniformasını taşımaktadır. Bu eğreti kıyafet sayesinde kendisine işgal kuvvetleri kumandanları yanında resmi bir mevki teminine çalışan bir serseridir. Bu genç adam onun dili ve kolu yerindeydi.

 

Miss Fanny Moore: Türk dostu ve entelektüel bir Amerikalı gazeteci kızdır. Memleketimizin münevver gençliği ile tanışmak amacıyla İstanbul’a gelmiştir. Sustuğu zaman bile insanla şakalaşır gibi duran, tesirli ve sıcak bir yüzü vardır.

 

 “ Bu yüzde toy bir mektep kızı temizliği ile büyük bir cengül kuşunun kaygı verici yabaniliği birbirine karışmış duruyordu “

 

Nermin ve Fanny Moore arasında batılıların ‘banal’ dedikleri soydan bir ilişki vardır.

 

Nermin: Hayri bey ile Makbule Hanım’ın kızlarıdır. Leyla’nın rakipleri arasında en acıklısı hiç şüphesiz bu küçük Nermin’dir. Yüreği bir çok hırsla çarptığı halde bunların hiç birini tatmin etmenin yolunu bulamıyordu. On sekizine bastığı halde hala çocuk muamelesi görüyordu.

 

Hem güzel hem hoş hem işveliydi. Hem de kafi derecede zeki ve zarifti. Belki yalnız bir kusuru vardı, o da kibri ve gururu idi.

 

Colonel De Rochepierre : İtilaf ordularının en parlak isimlerinden birini taşıyan ve İstanbul’a general Franchet d’Esperey’in yanı başında bir at üstünde giren asaletli ve cakalı Fransız zabitlerinden biridir. Bulgarları barış istemeye mecbur ederek Umumi Harb’e son veren kılıç da bu adamın kılıcıdır.

 

Colonel orta boylu kalın ve dazlak bir adamdı. Ve çoğu Fransızlar gibi hem küstah hem de utangaç tavrı vardı.

 

Cemil Kami: Necdet’e arkadaşlık eden bir doktordur. Birbiriyle Galatasaray Lisesi’nden arkadaştılar. Almanya’da bir müddet beraber bulunmuştular. Bu Cemil Kami’nin şimdiki düşüncesi, biricik emeli bazı ocaklı arkadaşlarıyla beraber Anadolu’ya geçip orada yeni başlayan milli harekete bir an önce katılmaktır.

 

Makbule Hanım: Sami Bey ailesinin eski dostlarından Hayri Bey isminde gelir sahibi bir zatın karısı idi. Nermin’in annesidir. Bir ay evvel Nişantaşı’ndaki evleri İngilizler tarafından işgal edildiği için ne yapacaklarını bilmez bir halde koca bir tarafta, kadın bir tarafta kızları öbür tarafta o ahbap evi senin bu akraba evi benim, dolaşıp duruyorlardı.

 

Hayri Bey: Makbule Hanım’ın kocası, Nermin’in babası olan Hayri Bey, Sami Bey ailesinin eski dostlarındandır.

 

Nuriye Hanım: Ötekiler gibi yalnız işin alayında olanlardan değildi. Mütarekeden sonra vatan ve istiklal davalarına karışan bazı Türk kadınları arasında kendi isminin de geçmesine çalışıyordu. Bundan başka gerek samimi gerek yapma İngiliz düşmanlığını da kendince gaye edinmişti.

 

Şehaz Sultan: Dönemin padişahın yeğenlerinden biridir. Ve Nail Paşa’nın karısıdır.

 

Eserde Ele Alınan Zaman ve Mekan:

Romanda ele alınan zaman mütareke yıllarıdır. Zaman birbiri ardına eklenmiş bazı bölümlerde iç içe girer. Sodam ve Gomore Mütareke devamınca dört yıllık bir dönemi anlatır.

 

Yakup Kadri, yaşı itibari ile 2. Abdülhamit devrinde ve ona karşı duyulan tepkiler içinde yetişmiş ve bunları şahsen de hissetmiştir. Yani Tanzimat devrine karşıdır. Eserlerinde bu düşüncesine yer verir.

 

Sodam ve Gomore’nin Alman şairi Heine’ye tutkun, Leyla’nın aşkı ile milli fikirler arasında bocalayan bal mumu karakterli Necdet’i, garp sanatkarlarının eserlerine bakıp, orayı içinden seven nesildendir.

 

Açıkça anlaşılıyor ki hayatın içinde bir yandan yeni nesiller beliriyor, bir yandan da bu nesiller arasında kültür farklılıkları, zevk ve görüş ayrılıkları meydana geliyor. 1920’de otuz yaşlarında olan nesil, bir geçiş köprü neslidir.

 

Eserin konusunun geçtiği yer İstanbul’dur. Yakup Kadri, Mütareke yıllarının İstanbul’unu Sodam ve Gomore , Tanrı’nın buyrukları dışına çıkan, ahlakça bozulmuş iki eski Filistin şehriydi. Yabancı istilasında bile üzülmeyen bu iki şehrin halkını Tanrı, başlarına taş yağdırarak cezalandırmıştır.

 

Ayrıca eserde mekan olarak İstanbul’un önemli semtleri ( Şişli, Nişantaşı, Beyoğlu) görülmektedir. Yazar bu semtlerin sosyetesini, levanten çevresini, tanığı olduğu ahlak düşkünlüğünü anlatırken,  bütün bir İstanbul’u lanetlemiştir.

 

Aktüalite bakımından ise yakın tarihimize sıkı sıkıya bağlıdır. Onların, geçmiş göründükleri halde  bugünkü hayatımıza yakından etki eden olayları, sosyal değişiklikleri ve ideolojileri ele almaları, okuduğumuz zaman aralarında kolayca bağlar kurmamıza ve onları bir bütün saymamıza yardım eder.

 

 

Romanın Vak’a  ve Tertibi Açısından Değerlendirmesi:

 

Sodam ve Gomore, vakalara bakılınca sakin bir devrin hikayesi hissini verir. Oysa romanın safını teşkil eden şahıslar ve vakalar ardında, İstanbul şehrinin bütününe, halk kitlesine yönelik, işgali hazmedemediği için kinle, isyanla mayalanan bir ruh sezilir. Romanın 17. bölümünden itibaren anlatılan vakaların ötesinde bir şeyler döndüğü fark olunur. İşgal yıllarının bulanıklığı durulma belirtileri gösteri. İstiklal Savaşı’nın ferahlık getiren haberleri İstanbul’un hasta ruhu iyileşirken Leyla-Necdet aşkı söner.

 

Yakup Kadri yeni kurulan bir devletin sözcü yazarı olmak istiyor. Bağımsızlık savaşına girişen bir ülkenin karşısına dikilen engelleri, girdiği açmazları,suçsuz köylüsünü, züppe şehirlisini yorumlamaya çalışıyor. Böylece hareket halinde ve toy bir gerçeği yaygın ve usta bir başka gerçeği yöntemi ile aydınlatmak durumuna düşüyor. O zaman yazmak istediği roman türünün özüyle bağdaşmayan bir anlatıma kaptırıyor kendini. Şiirsel etkiler yaratmak için kullandığı bu ağdalı anlatım çoğu kere Servet-i Fünun –Tanzimat karışımı bir duygulukla birleşiyor. Özellikle Sodam ve Gomore’de .

Romanda mütareke sırasında İstanbul’un durumu anlatılmak istenmiş. Yalnız Leyla-Necdet ilişkisi öylesine önemsenmiş ki İstiklal Savaşı’nın gelişimi ile ilgili paralellikler kurulamamıştır. Ayrıca yazar anlattığı öyküyü gereksiz ayrıntılarla doldurmuş, İstiklal Savaşı’na ayrılacak zamanda kalmamış, yer de. Öyle ki romanın sonunda ordunun İstanbul’a gelişi yalnız romandaki kişilerde değil bizde de bir şaşkınlık yaratıyor.

 

Romanın konusunu özetlemeye çalıştığımızda, sabun köpüğü gibi uçup gidiyor. Çünkü vakalarla örülü olaylar zinciri yoktur. Romanda bir çok kişileri ve onların yan yana sürüp giden serüvenlerini bulmaktayız. Ancak, romancının amacı toplumla bağlantılarını koparmış, halktan uzaklaşmış kişilerin tiksinti veren serüvenlerini anlatmak değildir. Onlar sadece birer araç ve belli bir zümrenin  temsilcileridir. Romancının asıl dileği, onlar aracılığı ile Mütareke yılları İstanbul’unun iç yüzünü, siyasi tarihimizin bir döneminin bir köşeciğini aydınlatmaktadır. Bundan ötürü, romanın kişileri romanın çatısına kuvvetle bağlanmamışlardır. İstediğimizi saf dışı edebiliriz, romanın dokusunda bir eksiklik duyulmaz.

 

         Romanda, Meşrutiyet’ten evvel doğarak Meşrutiyet’ten sonra genişleyen ve bir nesilden ziyade her modaya göre kalıp değiştiren kişiler görmekteyiz. Bunlar için garp şapkadan, purodan, Beyoğlu eğlencelerinden ve salon oyunlarından ibarettir. Zararetleri bir gösteriştir. Menfaat için en alçaltıcı hareketleri başvurmaktan çekinmeyen bu yozlaşmış tiplere Sodam ve Gomore’de rastlıyoruz.

 

FİGÜRLER:

 

Vakamızın merkez figürleri Necdet ile Leyla’dır. Romanda geçen şahıslar ve birbirleriyle olan münasebetlerini anlatırken Ferit ile Leyla hakkında olduğu gibi diğer kahramanlarla da ilgili tespitlere yer vermeye çalıştık. 

 

Romanın asli kahramanlarından biri olan Necdet ile ilgili tespitleri sıralayacak olursak;

 

1-               Fizyolojik Belirtileri;

 

Romanda Necdet’in fiziksel özelliklerine pek yer verilmiyor. Bildiğimiz yirmi beş yaşlarında genç, sağlıklı, yakışıklı bir zabit olmasıdır.

 

2-               Psikolojik Belirtileri;

 

Necdet’in ruhsal durumu, bunalımları, tereddütleri,  kararsızlıkları ustaca belirtilmiştir. Ancak karakter çizgisi bakımından aynı başarıya ulaşıldığı söylenemez. Hatta, tutarsız ve çelişik bir durum karşımıza çıkmaktadır; Necdet, romanın başlarında korkunç bir İngiliz düşmanı olarak tanıtılır. İngiliz olan her şeyden nefret etmektedir. Bu nitelikteki kişinin Kurtuluş Savaşı’nı yapanların saflarına katılması, Anadolu’ya geçmesi beklenirken bu umudu boşa çıkarıyor.

 

Romanın diğer asli kahramanı olan Leyla ile ilgili tespitleri sıralayacak olursak;

 

1-               Fizyolojik Belirtileri;

 

On altı, on yedi yaşlarında, kendisini bir düzensizlik dünyasının akışına kaptırmış, monden ve levanten çevrelerle sıkı ilişkileri olan güzel bir genç hanımdır.

 

2-               Psikolojik Belirtileri;

 

Leyla güzel, ihtiraslı, kıskanç bir kızdır. Her istediklerini ulu orta yapmaktan alı koyan bir takım sosyal kuralların olduğunu kabul etmek istemiyordu.

Romanda mekan olarak İstanbul önemlidir. Bunun yanında Leyla’nın hava değişikliği çin gittiği Napoli hakkında da bilgi elde edebiliyoruz.

 

Roman kahramanları hakkındaki yazarımızın tespitlerini sıralayacak olursak;

 

·         Necdet, “dünyanın sıkletini omuzlarında taşıyan Atlas gibi bir insandır”.

Necdet’in “tıpkı zünubunun kefaretini maliyle, caniyle ödemeye giden kurunuvustar bir tevbekardır” gibi hareket ettiği de olur.

 

  • Leyla, “bir salon Sainte Thêrêse veya Mecdelli Meryem’in bir monden nümunesi ”dir.

        

         Yakup Kadri’nin hikayeciliğindeki nitelikleri daha geniş ölçüde romanlarında bulabiliriz. O, bu tür eserlerini yazdığı yılların ölçüsüyle realist bir yazardır. Nitekim eserlerindeki hayali bölümler, gerçeklerin anlatıldığı yerlere göre zayıf  kalır.

 

         Yakup Kadri’nin başka bir özelliği de, gerçekçi olmasına rağmen, olayları çok kişisel bir açıdan görüp tahlil etmesi ve ona göre yargılara varması ki, bu özellik onun realizmini başka gerçekçi romancıların sanatından ayırır.

 

         Yakup Kadri’nin romanlarında klasik anlamıyla bir sonuç muhakkak vardır. Zira romancı bize herhangi bir şahsın macerasını veya birkaç kişi arasındaki ilişkiyi anlatmaktan çok, zaman bakımından geniş bir çağın özelliklerini bütünü ile tasvir etmek ister. Sodam ve Gomore’deki tiplerde aynı şekildedir. Eserin sonuna doğru yok olurlar; yalnız İstanbul’u işgal eden Türk askerlerinin kılıç şakırtısı duyulur. Bu özelliği hazırlayan sebeplerin başında, romanların kuruluş tarzının da büyük payı vardır. Çünkü Karaosmanoğlu, toplumun gelişmesini anlatabilmek için kahramanların bütün hayatlarını harcamak zorunda kalır. Romancı, hemen hemen bütün olayların ipliğini kalabalığın sevinç, üzüntü, çoşkunluk gibi değer hükümlerine bağlar. Hiçbir kahraman, kişisel bir atılışla toplumun, çevrenin, olayların akışımı değiştiremez.

 

         Yakup Kadri’nin en başarı gösterdiği hususlardan biri de, ruh tahlilleridir. Şahısları bazen sevince, bazen de üzüntüye sürükleyen duygular, ruhi durumlar, portrelerin en belirgin yönlerini, karakterlerin en önemli özelliklerini bilmemize yardım eder. Karaosmanoğlu, romanlarında aşka da geniş bir yer ayırır. Yalnız onun tasvir ve tahlil ettiği aşkın cinsi arzularla ilgisi yoktur, duygusal ve ruhi bir nitelik taşır.

        

Onun romanında dikkati çeken bir başka özellik de, başlangıçtaki durgun, telaşsız havadır. Eserin planını ana çizgileri ile başlangıçta belirtmiştir. İlk sayfalarda belli başlı şahısları tanımış oluruz. Beklenmedik kişilerin, beklenmedik olayların bizi şaşırtması düşünülemez.

 

Sodom ve Gomore’de daima tezat teşkil eden iki unsur hakimdir; Dış çevre – bireyin kendi dünyası ve madde alemi- ruh alemi. “şahıslar, çoğunlukla hayatta ruhi dengelerini aramakla meşguldürler.” diyor yazarımız.

 

Sanatçı, romanında yer olarak İstanbul’un Şişli, Nişantaşı, Beyoğlu gibi zengin ve hareketli semtlerini seçmiştir. Fakat bu semtlerin dış görünüşlerini tasvir etmek için özel bir itina göstermiştir.

 

Eserinde yazarımız, histe, fikirde, kahramanlıkta, vakada, beşeri ölçüyü aşmaz. Gerçekten bu gerçeklere dayalı gerçekler, dokümanlar eser için yegane kaynaktır. Yazarın müdahalesi olmadığı için hayatın normal akışı romanın tonunu teşkil eder.

 

Sodom ve Gomore’de bölümler hem başlı başına birer ünite hem de birbirlerini çağırarak roman zincirini tamamlayan halkalardır. Böylelikle sahne ve zaman değiştirme, bir epizottan diğerine geçme rahatlığı elde edilir; fakat eserin bütünlüğünü bulmak güçleşir. Romancının bölümden bölüme geçişi tatlılaştırması, yan yana düşenler arasında bilhassa ahenkli ölçüler araması, romanın bütünündeki ahengin bozulmasını engellemek içindir.

 

Anlatım Formu ve Besleyici Unsurlar:

Sodom ve Gomore, anlatım formu bakımından birinci teklik ve üçüncü teklik bir arada kullanılmıştır. Her iki anlatım şekline de yaklaşık eşit değerde yer vermiştir.

 

Sodom ve Gomore zaman bakımından Yakup Kadri’nin Hüküm Gecesi adlı romanının devamıdır. Daha Hüküm Gecesi içinde Sodom ve Gomore fikri belirir; bu evvela bir imajdır. İstanbul’un haline bakan yazar, bozulmuş fertlerin teşkil ettiği topluluğun mutlaka ilahi bir cezaya çarpılacağı kanaatine varır. Beyoğlu ve İstanbul cihetlerine bakarak kendi kendine;

 

-          İşte Sodom burası Gomore burası, der.

 

Yakup Kadri, yeni kurulan bir devletin sözcü yazarı olmak istiyor. Bağımsızlık savaşına girişen bir ülkenin karşısına dikilen engelleri, girdiği açmazları, suçsuz köylüsünü, züppe şehirlisini yorumlamaya çalışıyor. Böylece hareket halinde ve toy bir gerçeği yaygın ve usta bir başka gerçeğin yöntemiyle aydınlatmak durumuna düşüyor. O zaman yazmak istediği roma türünün özüyle bağdaşmayan bir anlatıma kaptırıyor kendini. Şiirsel etkiler yaratmak için kullandığı bu ağdalı anlatım  çoğu kere Servet-i Fünun-Tanzimat karışımı bir duygulukla birleşiyor. Özellikle Sodom ve Gomore’de.

 

Yalnız Yakup Kadri’nin dil anlayışının kötü bir çeviri mantığı olduğunu sezmekteyiz. Yazarın önce Fransızca düşündüğünü sonra aklından geçeni Osmanlıca’ya çevirdiğini, üçüncü bir işlem olarak da buna İstanbul ağzının kıvraklığını kattığını görüyoruz.

 

Onun başarıyla çizdiği roman kişileri kendi çevresinden gelenler oluyor çoğu kere. “Sodom ve Gomore” de düşman subaylarına kucak açan bir sefahat yuvası haline gelen bir çevre anlatılıyor. Genç kızlar süslü, hoppa, bilgisiz, toy; delikanlılar dağınık, sorumsuz, güçsüz ve hareketsizdir.

 

Yazarımızın bütün romanlarında politik ve toplumsal temalar işlediğini görüyoruz. Ama, bu temalar hiç de politik veya toplumsal olmayan ilişkiler içinde ele alınıyor. Kişilerin sınıfsal tercihleri, politik karar ve davranışları yine kendilerinin sembolü olduğu bazı ahlaki değerlerin noktalarına göre belirler. Sodom ve Gomore’de Kolonyaller ile işbirlikçi Türk burjuvazisinin ve levantenlerin cinsel ahlaksızlığı, neredeyse kolonyalizmin kendisinden daha önemlidir.


[ Yazan : Edebiyatci | Tarih: 20.1..01.0 07:: | Okunma : 10321 ]
         Oy : 0-Puan : 0


 

Son 5 Yorum

Ekleyen: royalcasino
ellerine sağlık

Tarih : 22.04.2014 19:04:33




Yorum ekleyin.(Sadece üyeler)

Kodlar , Duygular
 

Üyelik
Kullanıcı : 
Şifre : 
Güvenlik : 612425             
Güvenlik : 
Hatırla :   Gizli : 

  
 
Sınav Odası
 
Sormaca
Alacağınız kitapları nasıl tercih edersiniz?
Arkadaş tavsiyesi (23 %)
Gazete tanıtımları (5 %)
Kapaktaki tanıtım (43 %)
Çok satanlarda olması (6 %)
Diğer (20 %)
244 - Katılım
 
Günün Sözü
Gerçek başarısızlar, yanılgılarını deneyimleri ile düzeltemeyenlerdir.

E. HUBBART

 
Mini Sohbet
 
Resimlerden
Resimlerden seçmeler.
Resim Gönder

İmlâ Hatası
 
2006 - 2016 © Site içeriğinin (iktibaslar hariç) bütün hakları Edebiyat Evi'ne aittir. İzinsiz kullanılamaz.
Edebiyat Evi'nin Açılış Tarihi: 4 Ağustos 2006
AspSitem
Bu sayfa: 2,61 saniyede yorumlandı.
 
Hosting